Uzun zaman sonra elimden gelenin en iyisini yapıp bir iş buldum. Sabah dokuz akşam beş mesaisi için sabahları erken kalkmam gerekiyor... normalleşiyor muyum.. Hayır sanmıyorum... Ayak mı uyduruyorum hayır... Yalnızlığımı özlüyorum sadece bütün olan biten bu.....
Her geçen gün farkına varıyorum, dilenmek ya da dileye bilir olmak beraberinde hep çokluğu getiyor... birden fazla olmayı... İçmek denilen olgu her seferinde muhabbetle beraber çekilmez ki... Yalnızlığının ortağı her zaman teklikle kıyas kabul etmez ki... İki tek atabilmek için cebinde bir kaç tekliğin olması gerekiyor işte... Ne yaparsan nasıl yaparsan yap, yalnızlık bile satın alınabilir bu alem de... Öze kalan bir sen bile yok işte...
Bu yüzdendir sabah dokuz akşam beş mesailerine bulaşmam, yalnızlığımın bedelini iki kere ödemem. yalnızlığım için para kazanma mesaisine katlanmam, para kazanabilmek içinde insanlara... Öyle böyle bir yarım kalmışlık silsilesi değil bu....
Bunca zamandır kaybeden olmak için debelenip duran nevi şahsından müzdarip kişilik, kalmış şimdi rakamlar ve yaratılan en eski dil olan matematik öğreneme mesaisine zaman ayırmış... Saçma... Saçma... Saçma....
Elimden, ayağımdan tutan olmadan, başımda bir benim aklım kalarak, bir damla kelime özütünü duymaya hasret kalarak geçirmek istediğim zamanlar o kadar çok ki...
İnansam bir insanların özlemini duyduğu şeylere, yokluklarını arar olsam... Yoksunluğum için değil yokluğum için tumturaksız cümleler savuracak cesareti göstersem... Ortalamanın üstünde öfke tohumlarını, şerrin gölgesinde yeşertsem... Kendimden intikam almaktan vaz geçsem... Acıtmanın yürek söken coğrafyasında gezinmekten delirmesem...
Sabah dokuz akşam beş mesaisi... Canımın yanışının küllerinden gösterisi...
Var olmak böyle bir şey... Doğmak, her hangi bir şeyi yapabilmek ve sair yetmiyor... İlle de birilerini istiyor adam yalnızlıktan haz etmiyor. Kim demiş neden demiş şimdi daha net anlıyorum... Yalnızlık Allah'a mahsus... Etrafımda o kadar çok insan var ki... Telefon rehberim o kadar dolu ki... Her gün tonlarca insana selam edip geçiyorum koridorda... Velakin yok kimse hayatımda... Bildiğin yalnızım eni konu... Elim dokunmaz yüzüme... Ya da sırtım sıvazlanmaz artık... Hayat yalnızlıkmış yeni anladım...
Ramazan münasebetiyle kapalı olanlardan değilim... Alkoün bini bir para bende... Etrafımda içen de var, içmeyen de... Muhabbetine göre içerim de, içmem de fark etmez... Karşımdakine göre değil gerçi eylemlerim ama inceden sayarım insanları, insanlığıma atfen... Öyle böyle davranmam gerçi kimseye... Gel gör ki yalnızım işte... Eni konu yalnızım....
Öyle bir hasret birikitiyorum ki sarılmaya, dermansız dertlerinin arasında derdin sarılmak olsun diye geçirdiğim zamanlara öyle kara çalıyorum şimdi... Varlığının devamı için yetmiyor demek ki sadece var olmak... Bi de ille de ifade etmen gerekiyor var olduğunu... Öteki türlüsü adamı bozuyor... İçinde durduğu gibi durmuyor hüzün... Üstelik şişede de satılmıyor.....
Kışa giriş depresyonu bu bilirim... Doğa uyuyunca uyuyasım geliyor benim de... Elimi hiç bir şeye sürmeyesim... Gözlerinden yaşlar akasım... Özleyesim... Yolcu ettiklerimi türküyle arayasım... O kadar çok şey geliyor ki içimden hiç birini kalkıp sırayla yapmaya fırsat bulamıyorum...
Küçücük kasaba evleri hayal ederdim küçükken masum, bodrumları izbe.. Anıların bodrumlara kalkmadığı, izbeliğin içinde sadece yakacak kömür aradığım evler... Etrafı, bahçesi yeşil, akşamları denizden gelen meltemin yazın serinletip, kışın titrettiği... Arkadaşlarının elinde tepsiyle eve geldiği,canın sıkılıp yaran kanadığında rahatlıkla kapısını çaldığın bir yaşlı çiftin yan komşun olduğu evler...
Hasret çektiğinde yanına gidebildiğin uzaklarının olduğu, uzakların yakınlaşabildiği ama yakınların uzakta durmadığı yaşam alanları hayal edip dururdum... Bilmezdim o zaman hayat denen pratikte hiç bir zaman olması gerekenlerin olmadığını, kimyadaki normal koşulların bizzat koşullara ihtiyacı olanların kendisi tarafından alt üst edildiği yere dünya dendiğini.... Dünya atlı karıncaydı ne de olsa ikisi harbiden dönerdi... Hem dönmek denilen şey baş döndürse bile keyifliydi...
Uzun uzun anlatamam belki neler kaybettiğimi, ya da uzun uzun anlattım belki bir koyunun ancak kendi bacağından asılabileceğini... Eskilerden bir şarkı dinliyorum şimdi... Terennüm eden Gönül Yazar... Adı gibidir kendisi bilemem ama o kadife ses, gençliğinden beklenmeyecek bir melankoliyi şimdi kulağıma fısldıyor... "Bu ne bitmez çileymiş, neden hala dolmadı... Sevmek korkulu rüya..."
Hayatım boyunca yeteri kadar savaşmasam bile hayallerimi hep sevdim ben... Hayatımda yarım bıraktığım çokça şey yok...Haliyle şanslı adledilebilrim... İstediklerime az tabir edilebilecek bir sabırla ulaştım ben... Ama istek denilen şeyi karıştırmayalım arzuyla....
Üniversiteyi iki defa kazanmaktan, bitirmek, yurt dışında okuyabilmekten, sözüne önem verilen bir adam olmaktan ya da ne bileyim partilerin aranan adamı olmaktan bahsediyorum alt tarafı... Sevgiden sevgiliden ya da özlemden tutkulu ve arzu dolu duygulardan değil...
Şanslı biriyim aslında, kendime rağmen hala ölmediğim var sayılırsa, kenidime rağmen hala sevildiğim düşünülürse...
:Velakin derdin başlayıp bittiği yer ben de, var oluşta yani hata... Ben sevemiyorum kendimi... Ben isyan etmiyorum ama kabul de edemiyorum olan biteni... En dağılmış zamanımda bile bir tarafım sürekli kendinde kayıt alıp duruyor... İnsanlardan utnamaktan değil, kendime kızmaktan bahsedebilmek, daha çok kendimi sevmemeye gark edebilmek için....
Var olmak tam da böyle bir şey işte ben de, daldan dala atlayıp, dala bir şey sormamak... Ağacı değil kendini düşünmek... Bencil olabilmek ama kendinden nefret etmek.... Böyle bir çelişki var olmak bende... Yoksa neden içsin insan... Durup dururken zorsuz, keyiften içilir mi bu meret her akşam....
Üşüdüm, yağmur yağınca üşürüm ben hep. İçim ürperir. Sanki benden bir şey çalar yağmur. Sıcak mesela. Ya da günahlarımı… Yalnız kalırım, çıplak ve çaresiz. İyi bir şey olduğunu söyler eskiler. Ama sevmezler toprak kokusuna güzel denmesini. Çekermiş söyleyeni içine. Sözde. Laf bunlar. Benimki gibi… Söyleyecek sözü olmayanların uydurdukları bir dolu deli saçması. Söyleyecek neyim yok ki saçmalıyorum şimdi.
Islak. Tenha. Yarı uyuşuk ve depresyonlu. Sanki hastalıklı ve bulaşıcı bu duruş. Kimse ama hiç kimseye anlatılamaz bir sıkıntı. İçimde, üzerimde, tepinen. Duran ve durduran. Öfke nöbetleri arasına sıkışıp kalmış bir sözde çocuk yüreği. Çırpındıkça batıyor muyum yoksa uyum mu sağlıyorum belli değil.
Yağmur. Rüzgar. Gözyaşı. Elim kolum bağlı, bağdaş kurmuşum ve çok bilenlerin saltanatının yıkılması için sadece meditasyon yapıyorum. Saçmalıyorum ve derinlemesine düşünmeden yapıyorum ne yapıyorsam. Çok bulanıyor midem. Gemi su alıyor ve ben hala şarap testisi elimde, son derece aristokrat kemancı arıyorum. O bilindik notalı bilinmedik senfoni kulaklarımda çınlasın istiyorum.
Deniz koymadım adını, hayır suya da deymedi ayakları ve hatta Rum da değil kemancı. Ben de hiç işçi olmadım. Emekçi. Ekmek içi yemeği reddettim, mideme oturuyor diye. Ayaküstü ve beyhude ilişki yumaklarında dolanmaktan gelirken nasıl başlanır ki hayata…
Earthworm.. Solucan yani benim ruhum. Her deliğe girip çıkar dünyada. Barınmak olmasa bir de derdi tasası. Ama yerleşmek ya adı… Yerleşik düzende masa etrafında karşılıklı içme sevdası ya da yaşam gailesi diye tutturduğu ruhumun…
İstifa etmeyi pek bilmem, daha ziyade istifade etmek benimkisi. Kanını emmek, kanı emilmişlerin –en azından bir kısmının- çocukluktan kalan özlemi… Güç ve ibrişim kuşları… İbrişim kuşları ölür mü güç gösterisinde bulunsam. Çocuk gibi bulut kovalasam uçurtmayla ve vursam hayatının anlamını sapanla.
Ayrık otu, benzemiyor ne ebegümecine ne de pirpirime. Ne tadı ne de tuzu. Ve sahi aslında varılacak durak tuzdu ama mecazlarla boğuşmaktan, atladık keskin iyodu.
Şimdi aklımda bir deniz kıyısı, kumsalsız, ötesinden berisinden araba geçen, içine girilmesi atalarımca yasaklanmış bir deniz kıyısı. Gri, oynak ve ne kadar başka gözle görmeyi denesem de hüzünlü. Eskilerin dilinde bir türkü, bir hikâye ucu bucağı olmayan su. Derdin ve rüyaların ona anlatıldığı, feraha kavuşturan yaşamın özütü.
Hani nefretten körelmiş gözlere basılan, kenarında yaşamayanların öğrenmek için kıyılarına indiği, melankoli kokan, yarı ateşli ama derde derman deniz kokusu. Amacın olmadan yürüdüğünde, yürümenin amacı olanları gördüğünde tebessümü dudaklarına deydiren o garip kimya. Hemingway olmayı çok isterdim. Hani kokuları ve tatları tarifin ustası… Ben değilim uzman, tasvir belki ama tarif… Nasıl bir duygudur ki o yüreğine serinlik verdikçe içindeki ateşi söndürdükçe ve hatta yeni doğru ateşleri körükledikçe varlığına bedellenir. Ve bilirim ki çok zordur liman kentlerinden ayrılmak.
Bir zaman adamın biri Londra Havası diye torbalar satarmış özlemden tutuşanlara uyanıkça, ama satılamaz ki denizin kokusu ve içine işleyen iyot çıkarılıp verilmez ki başka birine. Keşke rakı şişesine sığsa iyodun ve denizin o masum oyunu. Ve kolilere doldurup gönderebilsem uzak diyarlara.
Aklımda bir gün batımından kalan nefsi körelmiş güneş ve bir bardak buz gibi bira, çerezsiz ve patatessiz. Kimliğini hiç görmediğim insanların karaya çalan gözleri. Kara kokanların nefes depolaması deniz kenarında. Sanki ışığa uçan pervaneler gibi koşuşan kara adamları kadınları deniz kenarında.
Aklımda bir bahar akşamı; yüksekten uçan bir karabatak alçaktan uçan bir martı… Dengeler bahar yorgunluğu mesaisinde, sarhoşluk gibi. İlk sevinç ilk heyecan gibi… tuz gibi…
Ne tuhaftı şu sabah dokuz akşam beş mesaisi... Defnetmiş gibi konuşuyorum bütün üstümden geçen şeyleri .Alışkanlık benimkisi ıslanınca biter sanırıyorum her şeyi.Şeker gibi erir sanıyorum hatırıları. Düşünmeyince biter gibi geliyor.
Daha fark etmedi kimse. Su alır götürür her şeyi. Dertlerini tasını endişeni. Anadolu'da rüyalarını neden akarsuya anlatırlar ya da kuyulara anlıyorum şimdi. Su alır götürür her şeyi. İçimden öyle yüksek sesle haytkırmak geliyorki susuyorum. Deli gibi ölmek isterken, ölmeyecek gibi yaşıyorum. Kadehlerim ya da şişelerim dolup boşalabilsin diye satıyorum her gün kenidimi aynı saat ücretine. Daha iyi anlıyorum hayat kadınlarını. Daha çok hak veriyorum Travestilere. Bilmem "verince" acımadan devam ediyor mudur hayatları... Ben sadece anlıyorum tecavüzün her gün ne olduğunu ve ızdırabın yenilebilir olduğunu her gün.
Zor beni benden çalan hayata katlanmak, geri dönüşüme uğruyorsa ruhlar ben daha önce ya bir ot ya da aristokrasi soyundan kendini beğenmiş bir zavallıydım. Hiç bir şey yapmayarak acıyordum kendime kesin, şimdiyse fırsat buldukça rutin arasına sıkıştırıyorum bu mesaiyi, daha fazla yapmadığım için daha çok acıyorum kendime.
Kerameti kendine zarar veren kaç tane ucubeye daha ev sahipliği yapıyor bu dünya bilmiyorum. Uzun süreli ilişkiler kurmamak için elimden geleni yapıyorum. Kimi hayatımda uzun tutsam zarar geliyor öyle ya da böyle ben sevgimle bile öldürebiliyorum.
Urbam sokakta yatan kalkan biri olduğumda elbet farklıydı. Dolayısıyla beni görmezden gelenleri ve gelmeyenleri görmezden gelme hakkına sahiptim. Koruyordum insanlığı- Guardian Angle- kimse benden muzdarip değildi. Buhran bana aitti, aşk bana aitti. Dokunamayacaklarımı hayal etmek güzeldi.
Cesaret üflediler ruhuma, olmazı oldurmaya çalışıyorlar şimdi. Dikilemem ki ben kimsenin karşısına, var olduklarını iddia ettikleri potansiyel hakkında en ufak fikrim yok ki benim...
Kendime ait bir boşlukta, kendime has sonu beklemekle nihayete erecek ömrüm. Ötesi sadece palavradan ibaret, ben göremem, ben bilemem, ben konuşamam ötesini.
Sokakta serkeşlik yapmanın lüks olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz, ölümün kimsenin kapısını çalmayacağını düşündüğümüz bir coğrafyada. Üç beş kadehle masada hatunun götürüldüğü memleketin kurtarıldığı masada.
Hastalıklı bunların hepsi. Namlunun ucuna gelince anlıyorsun, velakin cesaret edemiyorsun noktayı koymaya, istemesen de bağ kuruyorsun. Olduramıyorsun, yada noktalısı işte esince....
İyi geceler tatlı rüyalar, alkolik ruhum... rüyanda beni öldür olur mu...
Kolay olmayacak biliyorum zaten Ve elbet biliyorum ki bu güne kadar hiçbir şey kolay olmadı. Taş yerinde ağırdır lafı boşuna değil. Şimdi o taşlardan biri benim yüreğim. Yerinde ve ağır. Midemi baskılamakta. Midemin üstüne oturmuş. Hani çocukken sözlüye kalkmak gibi Yumru oturması. Karın ağrısı. Elinin ayağına dolaşması öyleyim şimdi. Ayık ve saçma. Külliyen nevrozlu. Oradan oraya koşturma hali, neden koşturduğunu bilmeden. Kısa ya da uzun cümleler kuramama ve/veya kurulan cümleleri anlamama mesaisi. Son kırk sekiz saat. Zaman hayatımda hiç bu kadar önemli olmamıştı. Ve zaman hiç zulmetmemişti bana.
Saat takmayı sevmem ben. Yürüyüş mesaisi içinde olanlar için hemen ve az sonra vardır. Birinden önce ya da sonra olduğumu bilirim sadece. Ötesiyle ilgilenmem. Zaman akan bir şey değil benim için. Uyduğum zamanları yaşantıdan düşmem. Yaşamıyorumdur o zamanı. Dolayısıyla uyanana kadar yokluktur benim halim. Öyleydi. Anlattığım gibiydi. Sabırsızlık nedir bilmezdim. Korkmak, beklemek. Beklemek, korkarak. Zoruma gidiyor şimdi. Kırk sekiz saat. Rakamları ezelden sevmem ben, anlam yüklemek için değil o sayma sayılarını&; Durumu anlatmak içinse fazla vahşidir onlar. Aradaki mesafe, geçen zaman, elimde avucum da kalmayan, yaftan etiketin. Sevemedim sayıları. Kesirli veya kesirsiz. Gerçi bu bile engel değil benimle dalga geçmelerine. Veya benim onlar için kafamı patlamama. İçler acısı bir durum komedisi. Utanmasam ağlamaktan güleceğim şimdi. Ağlamak. Kitlenmek, kalmak. Durmak. Vay başıma gelen diyerek ağıt yakamamak. Büyük burun. Büyük burnum.
Şimdi uzak ataların anlatılan hikâyelerinde, gözyaşına kan bulamak ne demek biliyorum. Kelimeleri ağır bir imtihanda geçmek için seçiyorum. Babam diyorum benim babam ama sonunu getiremiyorum. Daha öncede başıma gelmişti. Ayık kalmak beni külliyen sarhoş ediyor. Midem bulanıyor. Kaldıramıyorum o çiğliği. Ama şimdi bir sayıklama hali var. Zamanla geçer belki. Zaman senden ve yandaşın sayılardan nefret ediyorum. Hayatıma ettiği tecavüz için yargılanabileceği bir mahkeme olmamasından. Varlığından ve yokluğundan nefret ediyorum yalnızca. Elimi ayağıma dolaştırdı yine. Bir soluk alıp verişte ortaya çıkan su buharı gibi kendisi. Varlığı da yokluğu da dert. Fazlası boğarak yokluğu kurutarak öldürür. Ve öldürür sadece. O işe yarar kendisi. Şimdi o işe yarayan bir kendini bilmezi rakamlarla belirtmek... Kırk sekiz saat. Kanadı kırık bir güvercinin son çırpınışları. Yürek atımı. Kırık kılıksız kırk sekiz saat zembereği.